40. Hafta

40.haftanın ilk dört gününü ağır hasta bir şekilde geçirdim. Uzun zamandır bu kadar hasta olmamıştım. Çarşamba en sonunda pes edip doktora gittim. Verdiği ilaçlardan biri bana dokundu ve tuhaf bir şekilde sabahın üçünde aslında ölüme ne kadar yakın olduğumu düşündüm –elbette her zaman yakınız ama bu benim düşünmekten pek hoşlandığım bir konu değil- sonra garip bir his oluştu içimde, kabullenme. Şaşırdım, korku duymadan, rahatsız olmadan ölümü düşünebilmeme. Sonra yüzüme bir gülümseme oturdu. Okuduklarıma, kitaplara, yogaya, bu sayede tanıdığım insanlara ve kendimi geliştirmek isteyecek kadar kendime saygı duyduğum için kendime teşekkür ettim içimden. Namaste!

Bu arada Datça’ya da sonbahar geldi ve ilk yağmurlar düştü. Neyse ki bahçedeki bademleri annem ve babamın yardımıyla yağmur yağmadan toplayabildik. Datça’da İstanbul’dan farklı anlamları var ayların. İstanbul’un Eylül’ü buranın Ekim Kasım’ı gibi. Şubat’ın ikinci haftası bahar. Buna alışmak benim için çok zor olsa da deniyorum. Yine de İstanbul’un Eylül’ünü özlüyorum ama.

4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’ydü. Çocukluğumdan beri evimizde hep dostlarımız oldu; kanarya, papağan, kaplumbağa, balık. Ama ben de açıkçası, Datça’ya taşındıktan sonra tanıdım hayvanları diyebilirim. Böceklerden iğrenir, örümcekten korkardım. Ama burada doğanın içinde yaşadıkça şimdi hepsiyle anlaşıyoruz, aramızda bir sıkıntı yok artık. Datça’ya gelip Haydar’la yaşamaya başlayınca bizim de hayatımız değişti. Şimdi koca bir ailemiz var evde ve bahçede. Umuyorum ki ülkemizde de yeni yetişen çocuklar hayvanlara saygılı ve en az bizim kadar onların da yaşamaya hakkı olduğunu kabul eden bir kuşak olur.

 

Perşembe sabah bir anda bahçeye kaçan Korsan, yaralı gözünden tekrar yaralandı. Her şey göz açıp kapayana kadar olup bitti. Hala durumu aynı, o göz kalacak mı yoksa gidecek mi belli değil. Tüm gözünü bir merhemle kaplıyoruz canı sıkılıyor bir süre ama sonra yeniden koşup oynamaya başlıyor. Neşesinden ve yaramazlığından bir şey kaybetmemesi en büyük tesellimiz.

 

 

Bu hafta hasta olup genelde yatar vaziyette günlerimi geçirdiğim için Netflix belgesellerine sardım. Birçok belgeselden ayrı ayrı bahsetmek istiyorum ama merak etmeyin bu yazıda değil. Bu belgesellerden birini izlerken tuhaf bir şey oldu. Tamamen belgeselin konusundan bağımsız, izlediğim şey ile ne kadar düşünürsem düşüneyim bir ortak nokta bulamadığım, kendi hayatımda uzun zamandır çözemediğim bir soruna çözüm buldum. Aydınlanma gibi, mutluluk verici, birdenbire. Okumak, film izlemek, sergi veya müze gezmek gibi birçoklarının hala anlayamadığı, saçma bulduğu şeyler var ya aslında işte bunların ne işe yaradığı ile ilgili bir an yaşadım.

kitapyurdu.com’dan ilk kez ve sanırım son kez sipariş verdim. 26 Eylül’de verdiğim siparişten, bir kitap temin edilemeyip iptal edildi, diğer iki kitap 6 Ekim’de elime ulaştı ve kitapların ikisi de hasarlıydı.

Bu hafta yalnızca iki kitap okuyabildim:

  • Kuzeyli Annem –Jean Louis Fournier

Jean-Louis Fournier’in dilimize çevrilmiş tüm kitaplarını okudum. Bu kitabı da çıkar çıkmaz okumak istedim çünkü beni çok etkileyen bir yazar. Kitaplarında kendi ailesinden ve yakınlarından öyle büyük bir dürüstlükle bahsediyor ki, kitaplarını her okuduğumda gözlerime inanamadığım cümleler oluyor. Aslında çoğu zaman aklımızdan geçen, aklımızdan geçirdiğimiz için bile suçluluk duyduğumuz, en yakınlarımızın yüzüne asla söyleyemeyeceğimiz hatta bir arkadaşınıza bile yakınlarınızdan öyle bahsetmekten utanacağınız cümleleri, Fournier yazmış ve herkesin okuması için bir de kitap haline getirmiş! Çok yalın, lafı dolandırmadan, yüzünüze çarpa çarpa yazıyor. Size bir ayna tutuyor, o tuttuğu aynada gördüklerinizden pek hoşlanmıyorsunuz ama bu cümleler size iyi geliyor, sizi sağaltıyor.

  • Fırın Saldırısı – Haruki Murakami

Asla objektif olamadığım bir yazar. İlk tanıştığımız günden beri söylüyorum ‘alışveriş listesi’ yazsa okurum. Bu illüstrasyonlu kitaplar serisine de bayılıyorum. Tadı damakta kalan, içinizde hikâyesinin yol almaya devam ettiği öykü kitapları bunlar. İlk kez Murakami okuyacaksanız elbette bu kitabı önermem ama Murakami seven her okurun kütüphanesinde görmek isteyeceği bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

 

 

Hayatta bazı anlar var, kendiliğinden yakalanan. En yakınınla, en iyi tanıdığınla bile yaşayabilirsin bunu. Bir an sanki aranızda görünmez bir kanal açılıyor ve dünyanın en samimi sözleri dökülüyor karşındaki kişinin ağzından. Bu sözlerin iyi ya da kötü olmasının bir önemi yok. Pür samimiyet! Datça’da yaşamaya başladıktan sonra anladım ki, anı olarak ben bu anları saklamayı seviyormuşum meğer. Zaman içerisinde bazı insanlarla küsüyoruz, hayata farklı bakmaya başlayıp bazılarıyla bile isteye görüşmüyoruz, bazıları ile görüşmek istiyoruz ama hayat akıp gidiyor işte ve bazıları da bu hayattan geçip gidiyor. Ben bu insanların arkasından sadece bu anları hatırlıyorum. Hepsi hoş anılar olmuyor ama karşımdaki kişinin bana en çok kendini açtığı anlar oluyor. Belki ben açık bir insan olduğum için bu anları önemsiyorumdur kim bilir. Bugünlerde bunları düşünüyorum; samimiyet ve dostluk kavramı kafamı kurcalıyor. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

Bu hafta böyle geçti. Haftaya görüşürüz.

Sibel

 

 

 

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *