
Bir varmış bir yokmuş diye başlardı bütün masallar. Ben kendimi bildim bileli o masallara inandım. Sonraları anladım ki, ilk cümleyi hep göz ardı etmişim, kaçırmışım anlamını, aslında her şeyin özü o cümlenin içinde gizliymiş. Bir varmış bir yokmuş…
Çocukluğumu düşündüğümde gözümün önüne gelen görüntüde anneannem bana masallar anlatıyor. Şimdi hiçbirini hatırlamasam da, hissettirdiği duyguyu çok iyi anımsıyorum. Anneannemin sesinin verdiği güvenle huzur içinde uykuya daldığımı biliyorum. Bir daha kendimi o kadar güvende hissettim mi? Sanmıyorum…
Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Külkedisi, Kırmızı Başlıklı Kız, Uyuyan Güzel, Hansel ve Gratel, Rapunzel ve diğerlerini, okuma yazma öğrendikten sonra yüzlerce kez okumuşumdur herhalde. Cücelerden korkmam bir yana Pamuk Prenses’in fazla iyi olması, Kırmızı Başlıklı Kız’ın saflığı, Uyuyan Güzel’in etkisizliği, Hansel ve Gratel’in beni korkutması gibi birçok nedenle çocukken kendime en yakın hissettiğim masal, Külkedisiydi. O yüzden yaşadığım bütün olumsuzluklarda, bir perinin gelip bütün hayatımı cennete çevireceğini ve hak ettiğim mutluluğu bana vereceğine inandım. Bir şans verilse neler başaracaktım kim bilir, ama benim iyilik meleğim hiç gelmedi.
yazının devamı için…

Sevgili, bu sana bir veda mektubu.
Bugün arabada sana son kez bakarken ne diyeceğimi bilemedim. Oysa bütün gece sana neler söyleyeceğimi düşünerek sabahı etmiştim. Evet, bitmişti ama yarım cümleler kalmayacaktı içimde. Çünkü yarım cümleler cam kırıkları gibidir, hareket ettikçe daha derine batar, daha çok can yakarlar. Oysa ilk defa, hiç de planladığım kadar kolay olmadı konuşmak. Gözlerime dolmak üzere olan yaşlardan telaşlanıp, hızlıca yanağına iki öpücük kondurarak arabadan indim. Seni öperken, bana sımsıkı sarılmanı istedim, sarılmadın. Yabancı gibiydin. Arkama bakmaya cesaret edemeden, yavaş adımlarla yürürken, kulaklığımı takıp bir şarkı dinlemeye başladım, yanaklarımdan süzülen yaşlara eşlik etsin diye…
yazının devamı için…
Yağmur yağıyor…
Panjurlara vuran damla seslerinden başka ses yok odamda. Yalnızım. Karanlık geceye bakıyorum. Camın üzerinde oradan oraya zikzaklar çizerek, kayıp giden damlaların izini sürmeye boşu boşuna çalışıyorum. Yağmur hep beni atlatıyor.
Yağmur yağıyor…
Hatırlıyorum. Elele oturduğumuz kafeyi, sokakta üşümemek için birbirimize sokulduğumuz anları, sıcaklığını, dur durak bilmeyen konuşmalarımızı. Hatırlıyorum tüm unutmak istediklerimi…
yazının devamı için…

Önceleri asla dayanamayacağını zannediyorsun. Bu acıyla, bu yoksunlukla, bu göz ardı edilmişlikle baş edemeyeceğini düşünüyorsun. Gözyaşların yanaklarından süzülmek için hep bir an kolluyorlar. Bir yerlere sığamıyorsun. Sanki nefes almanı engelleyen kollar var, en beklemediğin zamanlarda boğazını sıkmaya başlıyorlar. Kimselere ne hissettiğini tam olarak anlatamıyorsun. Sokaklara atıyorsun kendini, deniz kenarlarına koşuyorsun. Soğuk hava, üşümek biraz olsun rahatlatıyor seni. Rüzgâra karşı yürürken, gözyaşlarının akmalarına izin veriyorsun. Günler, geceler birbirine karışıyor. Daha çok uyumaya başlıyorsun. Çünkü uyumak unutmanın ilacıdır biliyorsun. Böyle günler günleri, geceler geceleri izliyor. Sonra bir sabah uyanıyorsun, fırtına dinmiş, deniz çarşaf gibi, birkaç martı çığlığı bölüyor içinin tüm sessizliğini. İşte o gün bir kez daha anlıyorsun; insan her şeye alışıyor…
Fotoğraf: Sibel Önal / Moda…

Şimdi durmuş camdan dışarıyı izliyorum. Sanki hiçbir şey olmamış, değişmemiş gibi… Sanki vermem gereken kararlar, gitmem gereken yollar, ardımda bırakmam gereken insanlar yokmuş gibi…
Şimdi oturmuş camdan dışarı bakıp, insanların telaşla oradan oraya seğirtmelerini seyrediyorum. Yapmam gerekenleri bile bile geciktiriyorum ve bunu yaparak sadece kendime acı çektiriyorum.
yazının devamı için…
İçimden hiçbir şey yazmanın gelmediği günlerdeyim. Bunun en büyük nedeni, içimde biriken ve beni tamamen sarmalayan sıkıntının maalesef, yazımın ana konusu olma ihtimaliydi ama sonra düşündüm belki yazarsam bir sonraki için ondan kurtulmuş olurum diye, iyi de yatım bence…
Uzun zamandır kendimi bir bataklığa saplanmış gibi hissediyorum. Arkamı dönüp baktığım yerden aslında çok uzak değilim ama geriye de dönemiyorum. Artık eskisi gibi ilerisi de, bana güneşli güzel bir vaha vaat etmiyor. Saplandığım çamurun içinde debelendim bir süre, artık ondan da vazgeçtim. Umutsuz gözlerle görebildiğim her şeyi izliyorum, herkese ve her şeye uzaktan bakıyorum.
yazının devamı için…
Çocukluğumdan beri pazar günlerini çok severim. Hiç o iç sıkıntısını yaşamam. Tam tersine kendime vakit ayırabildiğim, sakin, güzel zamanlardır Pazar günleri benim için. Genelde bir önceki haftanın muhasebesi ve bir sonraki haftanın yapılacakları üzerine düşünerek geçer. Bu Pazar da farklı olmayacak.
yazının devamı için…
Bugün sakin ama tuhaf bir Cumartesi günüydü. Sabah NatGeo’da dünyanın dönüş hızı yavaşlamaya başlayıp, en sonunda durduğunda neler olacağı ile ilgili inanılmaz iç karartıcı bir belgesel vardı. Onu izleyip odama çekilince, yağmur ve kapalı havayla birleşen tüm bu şeyler beni inanılmaz hüzünlendirdi. Oysa âdetim değildi cumartesileri hüzünlenmek. Ama işte böyle başlamıştı gün…
yazının devamı için…